ruzad.gg.jpg


IŞIĞIN YOLU ve AYDINLANMA

RUHSAL YASALARI YAŞAMIMIZDA NASIL KULLANABİLİRİZ?


IŞIĞIN YOLU ve AYDINLANMA


rumuz.s.jpg

ruzad_amblemi.kk.jpg

Işığın yolunda yürümek... Işığı görmek... Işığa kavuşmak...

Selma MİNE


Nedir IŞIK? Fiziksel olarak karanlığın aydınlanmasına yardımcı olan unsur. Aslında ışığı görebiliyor ve elle tutabiliyor muyuz? Hayır... Sadece ışığın vurduğu nesne, yaratıldığı unsurlara (anâsır) göre ona tepki göstererek aydınlanıyor, renkleniyor, biçimleniyor... böylece de onu görmemize ve hakkında bir fikir sahibi olmamıza yardımcı oluyor. Aslında o şey (her ne ise) orada, karanlıkta var iken, farkına varmamızı, görmemizi ve anlamamızı sağlayan IŞIK'tır. Işık olmadığında biz karanlıktayız, içinde var olduğumuz evren de karanlıkta...

Beyoğlu'nda bir sokak adı vardır: Nûr-u Ziyâ. Ziyâ, ışık demektir, Nûr da "Aydınlık". Her yanından geçişimde, tabeladan bu adı okurum ve düşünürüm: IŞIĞIN AYDINLIĞI.

kar_ndaki_beyin.k2.jpg

Ezoterik (içrekçi, Bâtınî) anlamda bu sözcüklerin karşılıkları arandığında, mitolojide (Mythologos denilen Grek ve Roma Efsane/Gizli-Biliminde) Zeus = Ius = IŞIK ve de simgelediği AKIL karşımıza çıkar. Zeus, her yaratılmış ile ilişki kurar ve ondan çocuk sahibi olur. Bunların bir kısmı iyiliği, bir kısmı da kötülüğü temsil eder. Spiritüel bilgilerde ise "Güneş'in girmediği yer yoktur" diye bir bilgi mevcuttur. Güneş, küllî (Bütünsel) akıl olarak sembolize edildiğine göre; günümüz diliyle, aklın girmediği hiçbir unsurun olmadığı vurgulanmaktadır. Dolayısıyla ışığın kaynağına ulaşmak; güneşe kavuşmak sonucunu da getirdiğinden; Hz. Mevlânâ'nın ŞEMS=GÜNEŞ'e kavuşması (vuslat) beşerî aklın hezeyanları ile çok başka yönlere çekilmiştir.

Hatırlanacağı üzere EN-NÛR (aydınlanma) Yüce isim/yasalardan biridir. Ezoterik anlamda "bilinç açıklığı ve farkındalık"tır. Yani karanlıkta (bilinçsizlikte) olanın ve de var iken bilinmezde/gayb'ta kalarak görünmeyenin; akıl yoluyla fark edilmesi, görülmesi, bilinmesidir. Bu yüzden AYDIN KİŞİ de, aklını kullanarak bilinmezi, görünmezi; bilinir ve görünür yapan kişidir.Yani Nûr-u Zîyâ, bu bağlamda AKLIN FARKINDALIĞI olmaktadır! Ki bu da çoğu zaman DİRİLİK (diri baba/ âbâ-i ulvî) olarak ifade edilmiştir.

Beşerî boyuttan çok kişi kendini "Aydın" görebilir ve tanıtabilir; hatta öyle tanınabilir. Unutulmaması gereken:

*İnanan ve ahlâk/uyum yasalarını uygulayan,
*İnanan ama ahlâk/uyum yasalarını uygulamayan,
*İnanmayan ama ahlâk/uyum yasalarını uygulayan,
*İnanmayan ve ahlâk/uyum yasalarını uygulamayan

...her toplu bilinç ve onların kendi iç yelpazeleri, kendilerinin AYDIN olduğunu savunacaktır. Üstelik sadece kendilerinin AYDIN olduğunu iddia ederek, diğerlerini tutucu, bağnaz, ... olarak nitelendirecektir. Bu tıpkı bilgisayar teknolojisinde, her modelin en iyi olduğunu savunması, bir üst modeli algılamaması halidir. Üst model, tüm alt modelleri kapsadığı halde, alt modeller, kademeli olarak üst modelleri kavrayamaz, çözemez.

Burada gözden kaçan (fark edilemeyen) veya (bilerek) göz ardı edilen; her AYDINLIK boyutun, kendi bulunduğu konumun "Ortak Aklı"nın AYDIN'ı oluşudur. Yani dokunsal kişilik için kendi ortak aklının aydınlattığı kadar, işitsel kişilik için kendi ortak aklının aydınlattığı kadar, görsel kişilik için kendi ortak aklının aydınlattığı, sentez kişilik için de BÜTÜN'ün aydınlattığı kadar AYDIN olacaktır. Ve elbette makbul olan da en sonuncusudur.

kar_ndaki_beyin.k1.jpg

Beşerin mide çakrasında olan GÜNEŞ; nâs (işitsel) olunca kalbe kayıp gizli güneşi açmakta; ruhaniyete çıkınca alın gözünü (duru-duyuları) açmakta; ilâhiyata çıkınca da TEPE-GÖZ denilen tepe çarka devreye girmekte, BÜTÜNLER BÜTÜNÜ'nden akış başlamaktadır. Bilim adamlarının, beşeriyetin, beynin % şu kadarını kullanıyor demelerinin anlamı da budur. Toprak adamı, toprak boyutlarında, toprağın beyni (karın/ batın) ile düşünmektedir. Bu yüzden, Yüce RUH (yüce akıl + idrak + irade + mıhakeme + mantık) ile bağlantısı, göbekten çıkan gümüş iplik ile olmaktadır. Yükseldikçe, beyinin kullanım kapasitesi artmakta, yayılmakta, genişlemekte ve kapsamlı hale gelmektedir.

Nâs'ın yücelikle bağlantısı ise YÜREK=Gizli Güneş ile olmaktadır. Eski Mısır mumyalarında, beyin dahil tüm iç organlar boşaltılarak "Ka.No.Pi" denilen toprak kavanozlara/ küplere konmuştur. Ancak KALP bedenin içinde bırakılmıştır. İncil'de "Firavun'un kalbi katılaşmıştı" ifadesi ile sabit fikir ve saplantılar anlatılmıştır.

Roma Lejyonlarında erkek merkezli bir inanç olan "Mitra" mezhebinde, ASLAN kafalı insan figürü, sınırsız zaman (sonsuz döngü) tanrısı AİON'dur. Ellerinde, gündönümüne ait iki anahtar tutar.

1.Anahtar: GÜMÜŞ'tendir ve bu kapıdan geçenler, yeniden doğan ATALAR'dır. Topraktan bitip toprağa dönenler.
2.Anahtar: ALTIN'dandır ve bu kapıdan geçenler, yeniden doğan TANRILAR'dır. Işıktan inip ışığa dönenler.

Bunu günümüz diliyle gözden geçirirsek: Beşer boyutunun yani dokunsal kişiliğin göbek çakrasına, Hayat Ağacı kürelerinden AY karşılık gelir. Simgesi GÜMÜŞ'tür ve sağ beyin/sol el ile şifrelenen duygusallığın ve şekilselliğin karşılığıdır. Mide çarkası "güneş" olarak da bilinmesine rağmen, ALTIN ile simgelenmez. Esas ALTIN OLUŞ, Nâs boyutuna geçiş ve GİZLİ GÜNEŞ'in ışımaya başlamasıdır ki ALTIN KALPLİ denilir. Kişinin Gönül Gözesi açılmış, sol beyin/sağ el ile vicdan terazisi tartılmaya başlanmış, akıl+gönül bir edilmiştir. Bu akıl, artık beşerin değil, nâs'ın (işitsel kişiliğin) aklıdır ve elbette ki daha üstündür.

Dolayısıyla ATALAR (yine kendimiz) üst düşünce ve vicdan boyutlarına sıçrama yapabilme ve daha da aydınlanarak GÜNEŞ'e (BÜTÜNSEL üst düşünceye) kavuşma akdiyle yeniden (reenkarnasyon) dünyaya gelmektedir. Buna, tekâmül (olgunlaşma) denmektedir. Bu devinimlerde; toprak denilen beşer, toprağa dönüp adeta bir ekin gibi yeniden hızla doğmaktadır. Kutsal Metinlerde buna "bostan" gibi yayılıp giden ve hızla büyüyen bitkiler ifadesi kullanılmıştır.

Nâs olarak yeniden doğumlarla dünyaya gelenler ise (yine kendimiz), rûhâniyet (akıl) ve ilâhiyat (Yücelik) yolunda BÜTÜN'e kavuşma akdi veren, ALTIN olmuş (Salih, kurtuluşa ermiş) kişilerdir. Kutsal metinlerde "Salihât" olarak geçer. Mitra Mezhebindeki TANRILAR, ya da Rabbi, EFENDİLİK makamının da temsilcileri olarak, artık Yüceliğe göbek bağı ile değil, "ışık" = akıl ile bağlıdırlar. Bu yüzden de gelişleri ışıktan ve dönüşleri ışığadır. Ve elbette bu aklı başında, her anlamda ve boyutta aydınlanmış, bilinci açık, yaradılışın ve hizmetin ayırdında olan bu ALTIN kişilerin devreye girdiği dönem de ALTIN ÇAĞ olacaktır. Kutsal Metinlerde buna "sedir ormanı" veya "sidret'ül-münteha" denmektedir; çünkü dik yükselen sedir ağacı, çok kadim dönemlerden itibaren, akışı ve kudreti sembolize eden Kutsal Asâ'nın ve "elif" harfinin de ağaç karşılığıdır.

"Işığın Yolunu Aramak" adlı eserin "XCIX.Bölüm: Varoluşun Amacı" başlığından alıntı:

*GERÇEĞİN tahtı DOĞRULUK'tur. SEVGİ, ADALET ve İYİ NİYET, onun süsleridir.

*DOĞRULUK, gerçeğin YAŞADIĞI YER'dir. ...

*Gerçeğin içinde kalan KUTLU'dur. Her şey geçecek, fakat gerçek EBEDİYEN kalacaktır.

*Dünya gerçek için inşa edilmiştir. Yanlı düşünce formları, nesnelerin gerçek durumunu yanlış gösterir ve hata meydana getirir.

*Hatalar, onları bağrına basanların istedikleri gibi şekillendirilebilir. Onun için göze güzel görünürler; ama sağlam değillerdir; çünkü bozulmanın tohumlarını taşırlar.

*Gerçek şekillendirilemez. Dünyada değişik gerçekler yoktur. Gerçek TEK'tir ve her zaman ve yerde AYNI'dır.

*Hayal, hata ve yalanın bünyesi ölümdür; çünkü hata işlemek mahva götürür.

*Hayal, hata ve yalan, Mara'nın kızlarıdır (nefsaniyet formlarıdır). Onlara büyük güç verilmiştir ki, insanların aklını çelerek kötülük yoluna saptırsınlar.

*Gerçek, HAYATIN ÖZÜ'dür. Çünkü gerçek, bedenin ölümünden sonra da yaşar. Gerçek EBEDİ'dir. Gökler ve yer ölünce de gene o kalacaktır.

*Gerçek bize sekiz katlı soylu DOĞRULUK YOLU'nu (sırat'el-mustakim) öğretir. Bu, gerçeği sevenin bulduğu doğru bir yoldur. Ne mutlu o yolda yürüyenlere.

O halde dönüp bir kez daha kendimize soralım:
*Doğru bulduğumuzun DOĞRU'luğunu tasdik ediyor muyuz? Yoksa işimize geldiği için mi onu doğru görüyoruz ve doğruluğunu savunuyoruz?

*Doğru olmadığı halde doğruluğunu savunduğumuz gerçek, GERÇEK midir? Yoksa nefsimizin yarattığı birtakım kandırmacalar mıdır? Ne kadar yapmacık bir dünyada yaşayabiliriz? O yıkıldığı zaman, bizi kim kurtaracak?

*Başkalarının bakış açısıyla bakabiliyor ve onların gördüğünü görebiliyor muyuz? Yani beşer kalıplarına sıkışıp at gözlüğü ile mi bakıyoruz; yoksa onların düşüncelerini de kucaklayacak bir bakış açısına sahip miyiz?

*Mücadele edip sonucu beklemek SABIR; maddî-manevî yükümlülük (dayanma gücü), TAHAMMÜL'dür. Sabırsız mıyız, tahammülsüz müyüz?

*Ruhsal Yasaları Yaşamımızda DOĞRU kullanıyor muyuz, yoksa artık onlara da mı tahammül edemiyoruz?

*Neden dünyayı kendimize "dar" ediyoruz?

GERÇEĞE CESARETLE BAKABİLME DİLEĞİYLE...

01 Nisan 2009


ruzad@ruzad.org