ruzad.gg.jpg


GEÇMİŞ YAŞAMLARIMIZI BİLMEK

GERÇEK KAZANÇ NEDİR?


GEÇMİŞ YAŞAMLARIMIZI BİLMEK


rumuz.s.jpg

ruzad_amblemi.kk.jpg

GEÇMİŞ YAŞAMLARIMIZI BİLMEK,
BİZE NE KAZANDIRACAK?

Selma MİNE

mayatakvimi.10.jpg

Çevremizdeki kişileri gözlediğimizde, ya da konuşmalar arasında yöneltilen sorulardan anlaşılacağı üzere; bazı kişiler geçmiş yaşamlarını zihnen anımsamakta, bazıları bunları düşler halinde görerek çevresiyle paylaşmakta; bazıları ise, anımsamamakta veya neden anımsamadıkları konusunda üzüntüye kapılmaktadırlar. Ne anımsayarak övünmek, ne de anımsamadıkları için yerinmek veya hüzne kapılmak doğru değildir. Bilgiler göstermektedir ki, kimi için anımsamakta, kimi için de anımsamamakta hayır vardır.

Bunları şöyle sıralamak mümkündür:
1.Anımsayanlar, bunu nasıl kullanacaklardır? Övünmek için mi, yoksa geçmiş hatalarını tekrarlamamak için mi? Anımsayanlar, anımsamayanlardan daha mı şanslı?

2.Anımsamayanlar ortada mı kaldılar? Onların neden övünmelerinin önü kesildi? Yoksa verecekleri hizmette, bunun önemli bir yeri mi var? Yani, anımsamayanlar, anımsayanlara göre daha mı şanslı?

Tanrısal Öz'ün, ayetlerde de ısrarla sözünü ettiği gerçek, O'nu bulmamız ve O'na kavuşmamızdı.

TANRISAL ÖZ'e BENZEMEK NASIL OLUR?

Bu kavuşumdan sonra, kişinin "ÖZ SANDIĞI" (veya Öz Kitaplığı) diyebileceğimiz "akaşik" kayıtları açılacak; ister kendi kitaplığından ister BÜTÜN'ün Kitaplığından bilgi akmaya başlayacaktı. Bunu, bilgisayar ortamında, kişinin üzerinde çalıştığı (her ne ise) konuyu kendi bilgisayarına kaydetmesi veya ihtiyacı oldukça "internet" ortamına girerek "genel" bilgiye başvurmasına benzetebiliriz.

Dolayısıyla, önemli olan, inanmışlık ve ahlâk yasaları çerçevesinde, dünya denilen kaba frekanslı ortamda ete-kemiğe büründükten (enkarne olduktan) sonra, akdi gereği yapacaklarına doğru-düzgün dört elle sarılması gerçeğidir. "Vicdan" denilen terazide Tanrısal Öz'ünün uyarılarına kulak verenler, zaten ne yapmaları gerekiyorsa onu yapmaya başlayacaklardır. Ve hatalı bir davranışa doğru meylettiklerinde, "vicdan" onları uyaracaktır.

Özellikle spiritüel konulara karşı olanlar, alaylı bir ifade ile: "Her hatırlayan kendini kral, kraliçe olarak tanıtıyor. Hiç mi hırsız, yolsuz, çulsuz, ahlaksız, fahişe olarak kendini anımsayan yok?"

Hatırlanacağı üzere, Hayat Ağacı'nın 1.Basamağına yani TAHT'a çıkan ve kendinin efendisi olan kişi, Kral/Kraliçe olarak da anılmıştır. Bu, dünya ortamında, fiziksel bir idari mekanizmanın başında olan kişiler, zihin perdesinin o muhteşem elektriksel alanındaki alev-alev çalışmayı (ki eskiden 3.göz açıkken auralar görünmekteydi) sembolik olarak çeşitli mücevherlerle süslü altından TAÇ olarak başlarına giymişlerdir. İdareci makamında olmayıp eğitici-öğretici kademede ise bu kişilere "şövalye/din savaşçısı" veya "baba/papa" denmiştir. Halk arasında ise "ermiş/ eren/ emre" olarak anılmışlardır.

Bu kişilerin genetik kotları da dağılmış durumdadır. Bu genleri taşıyan kişilerin de, o kişi olmasalar bile, o tesirleri almaları, yükselmeleri için bir fırsattır. Üstelik kendilerini (övünce kapılmadan) kral/kraliçe veya bir üst mevkide tanıtmaları, daha önceki yaşamlarında Tanrısal Öz'lerine kavuştuklarının ve tekrar dünyaya BÜTÜN'e hizmet için döndüklerinin de bir işaretidir. Bu grubun şansı, hizmetlerinde daha hızlı yol alabilmeleridir.

Dünya yaşamımda da bu böyle değil midir? Kişiler, basamak basamak hizmette tırmandıktan sonra, geri dönüş ancak çok büyük bir suç sonucu azil ile olmuyor mu? Veya bir meslekî grubun mensubu, başka bir meslekî gruba geçerken, temel bilgilere dönerek, onun üstüne yenisini inşa etmiyor mu? Maddeye değmemiş YÜCE ÖZ RUH (İrade, Muhakeme, Akıl, Mantık, İdrak)'un sonsuz bir deneyimi ise bu, madde ortamını deneyimlemekte olan Tanrısal Öz'ler, her defasında bir kademe daha ilerden oyuna katılmalıdırlar ki, sistemin döngüsünü yakalayabilsinler.

Öte yandan, fiziksel ortamda da, bir suç işlemiş kişinin topluma geri döndüğü zaman yadırganması, itelenmesi, afarozu veya soyutlanması söz konusu olmaktadır. Bu yüzden cezalarını çekmiş ve salıverilmiş mahkûmların işe alınması ile ilgili yasa maddeleri mevcuttur. Bu kişilerin, topluma uyumlarında, kendi istekleri kadar, toplumun da onu bağışlaması ve bağrına basması söz konusudur.

Aksi halde işlenen suç (cezasını görmüş de olsa) onunla birlikte bir ömür boyu yol almaktadır. Bu durumda o kişiler, yine kendi ortamlarına dönecekler ve hatalarına devam edeceklerdir. Bu en kolay yoldur. Veya ailesi (genetik bütünü) ile birlikte bir yerden başka bir yere göç edecek, ya da duruma göre "geçmiş" suçları kayıtlardan silinecektir. Yeni bir kimlik ile topluma katılacak, yeni bir yaşama başlayacak ve konu sadece o kişide "bilgi" olarak kalacaktır.

Bu durumu, geçmiş yaşamlarını anımsamayan kişilerin durumuna benzetebiliriz. "Islah" olma akdi veren, "hatalarını düzeltme" yemini ile "yeniden doğan" varlıkların hırsız, yolsuz, çulsuz, ahlaksız, fahişe, vb... oldukları, ancak kendi "Öz" kayıtlarında mevcuttur. Burada da aynı yol benzer şekilde izlenecek demektir: Ya eski düzenlerine dönecek ve hatalarına devam edecek, bundan da büyük keyif alacak; ya da büyük zorluklar içinde farklı bir yaşamı sürdürmeyi deneyeceklerdir. Bunların şansı ise, hem yaşarken hem de ölümden sonraki yaşamlarını yeniden ve güzel yazabilme olanağıdır.

Bu, bazen karşılaştığımız kişilerle neden "yıldızımızın barışmadığı" gibi bir soruyu da aklımıza getirmektedir. Acaba farkında olmadan, bizdeki kayıtlardan onlarla ilgili bir şeyler mi anımsamaktayız?

Ya da bu kadar partileşme, gruplaşma, hizipleşme... neleri anımsadığımız veya neleri bağışlayamadığımız için oluşmaktadır? Saffât Sûresi, kıyamet döneminde müthiş bir saflara ayrılmanın, ayrışmanın, bölünmenin olacağından söz etmektedir. Yüce sistem gereği oluşan bu düzende, BİRLİK ve BÜTÜNLÜK'e gidene kadar, önemli olan "hatırlamak" veya "hatırlamamak" değil, "hak ettiğimiz" bu hayatta, üzerimize düşeni severek ve lâyığıyla yapabilmek değil midir?

Hizmetini severek ve lâyığıyla yapanlara selam olsun!

28 Mayıs 2009


BAŞA DÖN

ruzad@ruzad.org