|
Her bilinç seviyesine göre idrak dereceleri farklıdır. Bilgilerimiz mevcut durumuyla idrak değildir. Ancak bir çeşit anlama yeteneği veya kavrama durumumuzla birlikte idrake açılırız. İdrak aynı zamanda bir çeşit akıl erdirmedir. Aklın gönülle olan dengesi, idraki doğurur. İdrakten yoksunluk gelişme dışı kalmadır. Ruhsal gelişmemizi idrak değerlerimiz üzerinden sağlarız.
İdraksizlik ise, anlayışsızlık durumudur. Sözlük karşılığı ahmak anlamını da içerir. Algılarımızın beslenemediği safhalardır. İdraksiz bir ruhsal gelişim asla mümkün değildir. Tekâmül için idrak hassamıza itibarla olan yolculuğumuzun kabulü gereklidir.
Olayların, duyu organlarımızla algılanmayan boyutları da vardır. Bu seyirdeki olayları gören için çok açık ve net sonuçlar bulunur. İdrake açılamama durumu bir çeşit yoksunluktur. İdraki "kıt" kişiler olarak söz edilirler. İdrake açık kişiler, idraksizlik içinde bulunanlara karşı bir uyaran olma durumunda bulunduğu halde, idrak edemeyenleri uyandıramadıkları da bir gerçektir. O halde idrak içinde bulunan zihinler, farkındalık ve değişim anlamlarını da en aktif biçimde kullanabilenler oluyorlar.
İdraksizliği anlayabilmek için idraki daha derin bilmek ihtiyacındayız. Onu ne elle tutabilir ne de gözle görebiliriz. İdrak dediğimiz şeyin aslı ilimdir. Yani manaların ne olduğunu bilme, yaşama, hissetme, kendinde bulma işlemidir. Gözle görüyorum dediğimiz şey, bir hayalden olabilir. Hakiki görme, idraktir ve ilimdir.
Fikirler çeşitli konularda aklımıza gelen yeni düşüncelerdir. Bizde herhangi bir konuyu düşünmemizi sağlayan ana materyaldir. Kökeni beynin üretimi veya dış etkilerdir. Sonrasında hayal gelir. Yani, o fikirleri kafamızda hayal ederiz Bu hayal edişe "muhayyile gücü" denir. Anlayıp kavramak için bir suret haline sokarız, buna da "musavvire gücü" yani tasvir etme, tasarlama, şekillendirme denir. Beyinde şekillendirme olayı vardır. Fikirler otomatik bir tarzda şekillenerek anlaşılır. "Müdrike" yani idrak gücü ile idrak edilir, farkına varılır.
Önemli olan her an şuurlu bir şekilde ve belli bir noktaya, hedefe doğru yürümektir. İdrakimiz kadar yanlışlardan korunuruz. Nasıl ki, yakacağını idrak ettiğimiz ütüye dokunmayacağımız gibi, pişmanlık verecek yanlıştan da kendimizi öyle koruruz.
Gerçekte, zamanın ve mekânın olmadığı bir âlemin içinde yaşamaktayız ama bunun bilincinde değiliz. Belki de şartlanmalarımız o kadar ağır basmakta ki, idrakimizin önünde olan bu gerçeği gene yapımız ve şartlanmalarımız sebebiyle görememekteyiz.
Olaya evrensel boyuttan bakarsak sürekli bir oluşum ve dönüşümü gözleriz. Bu oluşum ve dönüşüm sırasında insan, algılaması nispetinde, bir aydınlığın bir karanlığı takip etmesini bir gün olarak kabullenmiş ve bunu da o günkü anlayış içinde güneşin doğup batmasına bağlamıştır. Tefekkürü (üzerinde düşünülmesi ve fikir yürütülmesi) itibariyle zamanın, idraki (farkındalığı) itibariyle de mekânın söz konusu olmadığı bir evrende yaşamını sürdürmektedir. Gerek şartlanmaları ve gerekse de kendisi sandığı bedeniyle, zaman ve mekân kayıtları ötesinde, evrende idraki kadar yer kaplamaktadır. İnsan gerçek algılama aracına yani tefekkür kabiliyetine göre bilinen boyutların çok ötesinde bir yaşam şekline geçebilme imkânına sahiptir. Buna rağmen kendini madde kayıtları içinde, dünya zindanında yaşamak zorunda bırakmaktadır.
*İdrak (farkındalık) fiil değil bir mânâ (kavram)'dır,
*İdrakimiz kadar "korunur" ve "mekâna sahip oluruz"
*Tefekkürsüz (düşüncesiz ve fikirsiz) idrak olmaz
*Taklitten uzak durmalıyız
*Şükür, idrakin fiilidir (eylemlenmiş halidir)!
Öncelikle taklitçi bilgilenmeyi terk edip araştırıcı bir idraki elde etmemiz gerekir. Ancak bundan sonra idrakin doğal sonucu olan, gerçek bir yaşam açığa çıkar. Taklitçilikle doğru bir yaşam asla oluşmaz. Taklidi terk etmenin yolu da, sürekli tefekkürle (düşünerek ve fikir üreterek) yaşamakla başlar ve kabullenmeyi (şartlanmayı) terkten geçer.
Nankörlük, değerini bilmemek veya değerlendirmemektir.
Şükür, idrak edilenin fiile dönüştürülmesidir. Bunun sonucu olarak beynimizde ek kapasiteler oluşacak ve eylem oranında beyin kapasitemiz artacak ve idrakler oluşacaktır.
İnsandaki beş duyu şartlanması, maddenin ortaya çıkardığı ses dalgalarını kulağıyla algılayıp değerlendirebileceği zannını ortaya koymuştur. Oysa ilham dediğimiz şey, kendini beş duyu şartlanmalardan kurtarmış bir zihin için işitme denilen olayın ses olmadan da, idrak merkezine ulaşan bir mesaj olarak ortaya çıkabileceğini fark edebilmesi olmaktadır.
İnsanı, insan olarak kabul ettiren faktör, bilgisi değildir. İdraki oluşmamış ilim, bilgi hamallığıdır. İnsan ancak başkalarına bir şeyler verebilirse insan olur. İdrak melekesini kilitleyip, taklitle yaşadığı zaman toplumun robotu durumundadır.
İnsan yolunu kendi aklıyla seçmelidir. Söylenenleri tekrarlamak ve nakletmek, insanı insan yapmaz. İnsan, özünden ürettikleri kadarıyla insandır.
Çekilen vagonlar değil lokomotif olmak lazımdır. Bunun için de tek şart, düşünmesini öğrenmektir. Ezberciliği terktir.
Konuşmadan önce "Cümlede bu kelimeyi kullanırsam neler anlaşılır?" diye düşünmek gerekir. Her an ne yaparsak yapalım "Niye yapıyorum?" sorusunu sormaya kendimizi alıştırmalıyız.
16.02.2009
|