ruzad.gg.jpg

EMEKLE KAZANILAN BİLGİ

BİLGİ ORTAMLARINDA DENGE

EMEKLE KAZANILAN BİLGİ


rumuz.s.jpg

ruzad_amblemi.kk.jpg

solyaz_l_i_aret.s.jpg



EMEKLE KAZANILAN BİLGİ

Selma MİNE, Dr.Şehir Plancı

"...emekle kazanılan bilgi, hazmedilmeye ve anlaşılmaya en uygun bilgidir!"

(Sadıklar Planı)

Haftalardır üzerinde sohbet açtığımız bilgi ve bilgilenme, yanlış bilgilenme ve bilgilendirme, "fast food" hızlı ve kalitesiz bilgi ve bilgilendirme konularına biraz daha açıklık getirmek üzere, bu hafta çeşitli kaynak bilgilerden örnekler sunmaya çalışacağız. "Sadıklar Planı" Bilgilerinden aldığımız giriş cümlemiz, alınan bilginin özümsenmesi, içselleştirilmesi (Hazmı) ile ortaya çıkan ve "biz" olan "bizim" olan bilgidir; ki bu artık hücrelerimize kadar "içimize sinmiş" bilgidir.

... gelecek bir fikir üzerinde düşünmeye alışınız; bu gelen şey nasıl olsa Üst Planlar’dan geliyor diye hemen kabul etmeyiniz, kabul etseniz bile onlar sizin öz malınız çok güç olur. (Sadıklar Planı, Cild:2, Sf:7)

tastanisik_1_.jpg

Daha üst bir halin oluşması ve belirmesi için gereken kaynak ve nedensellik, bilgilerin etkilerini sezinlemek ve algılamaktır. Bu dünya ortamında, bilgilerin bedene işlenmesi için giriş kapısı duygulardır. Asıl olan, duygulara hakim olmak, onu galebe çalmak değildir; duyguları yönlendirmek, duygular arasındaki iletişimi ve bağlantıyı izlemek; adeta onları sınıflandırmaktır. Duygular, belirli niteliklere sahip bir etkileşim deposu durumundadır; onların ortadan kaldırılması, silinmesi insanın elinde değildir.

Kanalize edildiği zaman his ismini verdiğiniz tesir bölgelerinden aldığınız intibalar, daha üst bir halin teessüsü ve tecellisi için iyi birer kaynak ve amildir. Aslında bütün insanların, his ismini verdiğiniz tesir sahasından beslenmeleri mukadderdir. Çünkü gerçek bir tecrübe aleti, hisleridir. Yapı böyle yapılmıştır. Burada, insanın kudretli tarafı; hislerine yön verebilmesidir; hislerinin kendi arasındaki cidalini rahatlıkla takip edebilmesi, adeta onları raflarına yerleştirebilmesidir. Yoksa ona hâkim olmak, onu galebe çalmak gibi bir hal mevcut değildir. Zira o his, esasında, muayyen nitelikte olan bir tesir rezervuarıdır. Onun ilgası ve ibdası, insanın elinin altında değildir, (Sadıklar Planı, Cild:7, Sf:170)

Dolayısıyla nasıl yediğimiz içtiğimize dikkat ediyorsak, elimize geçen veya bize sunulan bilgileri de "düşünme" denilen ve yüce RUH olarak ifade edilen "İrade + Mantık + Muhakeme + İdrak"in "AKIL" süzgeçinden geçirilerek değerlendirilmesidir. Bedenin ve de beşer varlığın fiziksel aklı (bilim adamlarına göre) sindirim sisteminde noktalanmaktadır. Nasıl ki beslenmede bu organlar devredeyse, bilgilerin sindirildiği yer de zihnin kapladığı beyindir ve insanın yetilerini kullanması gereklidir.

Öte yandan, yaşamdaki deneyimleri birtakım niteliklerle anmak, aklın karşılaştırmalı çalışmasıyla elde edilen bir sonuçtur. Ama bir gerçek de vardır ki, bilginin (besinin) alınışı ile hücrelere kadar işleyişi (sindirimi) arasındaki etkileşim de farklı farklıdır. Ruhsal yapının ihtiyacı oranında karşılaşılan bilgiler incelecek, kıvamlanacaktır; tıpkı bedenin gereksinimi olan mineraller, vitaminler, proteinler, vb... seçiciliğine gidilmesi gibi. Ancak nasıl bazen beden, alınan vitaminleri kullanmadan ve özümsemeden atıyorsa; şiddetli deneyimler karşısında birey, bundan bir sonuç/ ders çıkaramayabilir. Bunda bu etkilerle ilgili bağlantılar zayıflamış veya bunlara karşı zihninde barikatlar kurmuş olabilir. Barikatların en tehlikelisi ise, imgelemekte şaşırmak/ hayalde yanlış canlandırmak/ hatalı fikir kurmak (tahayyülün iğvası) denilen durumdur ve bunu yaratan da yine kişinin kendisidir.

Aslında eprövleri birtakım vasıflarla anmak bir akıl, icabıdır. Yani mukayeseli bir tedris hükmüdür. Ama bir hakikat de mevcuttur ki, tesirlerin çıkışı ile varışı arasındaki şiddet türlü türlüdür. Siz ihtiyaçlarınızı hassaslaştırdığınız nispette, muhatap olacağınız tesirlerin inceliği o derece ziyadeleşir. Bu bir kanundur. Şüphesiz matlup olan, beden içerisinde elde edilecek tecrübedir. İşte bu yüzden varlık her vakit bu ince tesirleri alacak durumda değildir. ... işte şiddetli ve ağır epröv dediğiniz haller, varlığın, bu ayakta tutucu tesirler karşısındaki alamazlık durumudur. Bu tesirlerle olan alaka derecesi zayıflamış veyahut araya barikatlar kurulmuştur. Barikatların en büyüğü ve en tehlikelisi "tahayyülün iğvası"dır. Çünkü burada yapıcı olan varlığın kendisidir. (Sadıklar Planı, Cild:2, SF.169)

farkinda-4_1_.jpg

Tahayyül (imgeleme, hayal etme, fikir kurma), bir kavramın ruhta ve zihinde biçimlendirilmesidir. Tasavvur (Tasarım, düşünce, amaç, niyet, maksat, plân) ise mevcuda göre kişinin bir şeyi tasarlamasıdır ve arada büyük fark vardır. Birinde bilginin kavramlar halinde zihin perdesinde konumlanması, biçimlenmesi halidir. Diğerinde ise, bireyin kişiliği, istekleri, arzuları ve eğilimlerine göre bizatihi kendinden bir yaratıma geçmesidir. Dolayısıyla ilkinde "gerçekler", ikincisinde "sanrılar" söz konusu olmaya başlar.

İnsan, olayın kendi üzerindeki etkisi ile kendi bilincinin o olay üzerindeki etkisi arasında sıkışmış durumda, kurtulmayı bekleyen bir varlıktır. Bu hal dahi kendisinin talebi ile oluşmuştur. Dolayısıyla, içinde bulunduğu bu sıkışmışlıktan kurtulmak ve aydınlığa geçmek de yine kendi çabası ile olacaktır. Burada dikkat emesi gereken içinde bulunduğu çalkantıyı değil, ulaşacağı hedefi görmesi ve ona yönelmesidir. İşte bu, şaşırmadan (doğru yol) ile kendi Yüce Ben'ine ve BÜTÜN'e ulaşma şeklidir.

İnsan, ...hâdisenin kendisi üzerindeki tesiri île, kendi şuurunun o hadise üzerindeki tesiri arasında olmak mevkiindedir. Varlık, bu iki kesim noktası arasında bir Süphaneke'dir, yani, kurtuluş için bekleyendir. O hali, o varlığın büyük cehdi ve yakarışı neticesinde tecelli etmiş bir mihraktır. Fakat oradan bir diğerine atlamak, daha doğrusu atlayacağı yerin hususiyetlerini bilmesi, şeklini tayin etmesi henüz onun kudreti ve liyakati tahtında değildir. Ve işte dalga dalga olan tesir, aynen kıyıya çıkmaya çabalayan bir tahta parçası gibi yavaş yavaş kumsala doğru atılır. Atılmadan evvel şüphesiz bir hayli çalkantı vardır. Kumsal, kurtuluştur.

İşte bugün insaniyet, kumsala gittikçe yaklaşan bir tahta parçası gibidir. Dalgalar, onu her an dövmekte, her an hırpalamakta fakat buna mukabil adım be adım kıyıya atmaktadır. ... Bu durumda, insan, dövülürken, çalkantı içersinde iken dalgayı değil, kıyıyı gözetlemelidir. Çünkü dalga; muntazam, kanunları olan, şiddeti bulunan ve rüzgarla idare edilen bir kütledir. Tahta parçası aynen bir tahta parçasıdır; ne dalgaya ne suya mukavemet edemez. Yalnız, eğer tahta parçası, kendisine verilecek tazyiki, itme gücünü daha ziyadesiyle hıfzetme kabiliyetinde ise, muhakkak ki, kıyıya daha hızlı gidecektir. Dalganın şiddetine ve rüzgârın hızına muhatap olmak lazım, îşte tabiata ahenk budur. İğvasız olarak Yukarı'ya inkıyat budur. (Sadıklar Planı, Cild:2, Sf:164)

Bildiğimizi veya anladığımızı sandığımız şeylerin, işte o "tahayyül" (imgeleme, gerçeğin zihinde belirmesi) ile "tasavvur" (tasarım, sanrılar) farkının farkındalığına varmak, bunun için de sadece kendi aynamızdan değil, başkalarının aynasından kendimize bakmamız da önem taşıyacaktır.

... bildiğimizi sandığımız şeylerin bilinmeyen prensiplerin üzerinde durduğunu nedense göz ardı ediyoruz. Günümüzün bilim anlayışı aydınlık bir küreye benzetilebilir. Kürenin içinde bildiğimiz, tanıdığımız şeyler bulunur. Karanlık olan dışarısı ise, gizemlerin yeridir. Kürenin çapı artırdıkça onun bilinmeyenle olan temasım da artırmış oluruz.
....................
Fakat söz konuşu kürenin garip bir yapışı vardır. Her aydınlık noktasının arka yüzü karanlıktır. Çünkü onun ışığı tek bir merkezden yayılır ve orada hiçbir şey derinlemesine kavranmadığı için "yansıma yoktur".

Bilinenle bilinmeyen iç içedir ve bilinmeyenin etki alanı hayatımızın içine kadar uzanmaktadır. Onların aracılığıyla biz başka evrenleri, onlar da bizi etkileyebilmektedirler. Bu durum, satranç tahtasında siyah karelerden başka yere gidemeyen fille, beyaz karelerden başka yere ayrılamayan rakip filin durumuna benzer. Birbirlerini doğrudan etkileyemezler, fakat başka taşların yardımıyla birbirlerini etkileyebilirler. (A.O.ANTMEN, BURÇ, 1989, Sayı:115)

Bu bilgilerin ışığında bir kez daha dönüp "bilgiler" yani gerçek anlamda ruhun ve zihnin "besinler"ine baktığımızda, Şuurlu/ geniş kapsamlı bir bilinçle "inanma" durumu ortaya çıkmaktadır. Bu bilgiler dahi, tıpkı besinlerin çeşitli (proteinler, karbonhidratlar, yağlar, sebzeler) sınıflanmaları gibi şuurlu bir sınıflandırmaya tâbî tutulmaları gereklidir. Bunun için de kişinin beşeri sınıfı atlaması, aklıselimi (Cebrail'i, bilgi/akıl meleğini/yetkini veya yetkinliğini) kullanması gerekmektedir. Tıpkı temel vitaminler ve dört ana elementin aminoasitler ve büyük hormon bileşimleri şeklinde bedene hizmet etmeleri gibi, "vasıtasız ana bilgiler" de ancak "ana bilgiler" tarafından açıklanarak ruhu ve zihni aydınlatacak (besleyecek) bilgilere dönüşmektedir.

Bu devredeki bilgilerin de şuurlu bir tasnife tabi tutulmaları icap etmektedir:
1. Hazırlık bilgileri,
2. Vazife bilgileri,
3. Ana bilgiler (Bilgi Melekleri tarafından verilen),
4. Vasıtasız ana bilgiler (-Mutlak bilgi-).

1. Hazırlık Bilgileri:
Bu bilgiler bir asırdan beri muhtelif vasıtalarla vazifeliler tarafından verilen bilgilerdir. Bu devirde doğru bilgiler kadar yanlış, yalan ve kasıtlı bilgilerden de faydalanılmıştır.

2.Vazife Bilgileri:
Bunlar Bilgi Melekleri tarafından verilen bilgilerdir.

3.Ana Bilgiler:
Ana bilgiler de Bilgi Meleği tarafından verilmekte fakat bu bilgiler diğer varlıklardan farklı bir salahiyetle düzenlenmekte, sade bir lisanla konuşur gibi verilmektedir. Veriliş tarzındaki hafiflik bilgilerdeki ağırlığı azaltmak içindir.

4.Vasıtasız Ana Bilgiler:
İzahı imkânsız yüksekliklerin bilgisidir. "Kitap" muhteviyatına aittir. ... "Vasıtasız ana bilgiler"de şu verdiğimiz ana bilgilerdeki ayrıntılar yoktur. Onları idrak edebilmek için bu bilgilere lüzum vardır.

Vasıtasız ana bilgilerde taşevvüşe düşürecek kısımlar yoktur. Çünkü o bilgiler, öğrenilmiş, benimsenmiş bilgilerin aldıkları son şekildir... Onların öğrenilip benimsenmesinde ise bu ANA BİLGİLER'e ihtiyaç vardır. Vazifede esas; "ana bilgiler" ve "vasıtasız ana" bilgiler'dir. (ŞUURLU İNANÇ, Cild:2, Sf:470)

Bilginin "dikey" denilen "Bütün"den mi aktığı; "yatay" denilen bir başkasının düşüncesinden mi alındığı veya "nefsaniyet" denilen egodan mı yükseldiğinin bilinmesi, fark edilmesi gereklidir. Medyomik yapısı olmadığı halde, kendini öyle gösteren, sunan kişiler vardır. Az sayıda da olsa bu kişiler, kendi duygu ve düşüncelerini, tebliğ/ bildiri şeklinde sunarlar. Okunduğu ve incelendiği zaman, bilginin kalitesi hemen ortaya çıkacaktır. Bunun için de başta söylendiği gibi bilgilerin sınıflandırılması, ve daha önce sorduğumuz soruları tekrar tekrar bilinçli olarak akıl/gönül süzgecinden geçirerek sormak gereklidir:

Bir de bambaşka bilgiler vardır. Bunlar hiçbir manevî irtibat sonucu ortaya çıkmış bilgiler değildir. Medyom olan şahıs kendisini herhangi bir irtibatta zannetmekte ve aklına gelen şeylerin bir varlık tarafından bildirildiğini zannetmektedir. Metapsişik araştırmalarda medyom olarak kullanılan şahısların çoğu bu gibi olanlardır.

Kendisini, hiçbir irtibatta olmadığını bildiği halde medyom olarak göstermek isteyenler de vardır. Bunlar his ve düşüncelerini tebliğler halinde açıklarlar. Böyle hareket edişlerinin de kendileri için hiç şüphesiz ki çeşitli sebepleri vardır; ve bunlar çok azınlıktadırlar.

Özet olarak; tekâmülde yanlış veya hatalı olduğu bilinerek dahi yapılan çalışmalardan, ortaya atılan bilgilerden faydalanılmaktadır. Buna rağmen ilmî ve ahlakî hususlarda maneviyat âlemlerinden verilen kıymetli yol gösterici bilgilerin verilmesine devam edilecektir. Çünkü şuurlu bir imanda bu bilgilere lüzum vardır. Fakat bu bilgilerden ancak menşe'lerinin manevî olduğu iyice anlaşıldıktan sonra, şuurla faydalanılabilir.

Bilgileri tasnif, Şuurlu İmanın kurulması için en mühim noktalardan biridir. Bilgilerin üzerinde hassasiyetle durulması gerekir. Bunun için bilgilerin "ana bilgi" esaslarına dayanılarak tasnif edilmesi gerekir. Bu tasnifin yapılması için de ana bilginin öğrenilip benimsenmiş olması şarttır. (ŞUURLU İNANÇ, Cild:2, Sf:471)

O halde, bir kez daha sormamız gereken sorular bizi beklemektedir:

*Edindiğimiz bilgiler kendi çabamızla elde ettiklerimiz midir, yoksa bize dayatılanlar mıdır?

*Bize sunulan bilgiler üzerinde düşünüyor ve fikir yürütüyor muyuz? Bize uyumlu mu geliyor, ters mi geliyor? Bizi rahatlatıyor mu, rahatsız mı ediyor?

*Duygularımıza yön verebiliyor muyuz? Yoksa dizginlemek için kendimizi helâk mi ediyoruz?

*Olayların amacı ile bize yaptığı tesir ve bizim ondan alacağımız dersler arasındaki sınırların ayırdında mıyız?

*Gerçek ile sanrı/zan arasındaki farkı kavrayabiliyor ve dürüstçe ayırabiliyor muyuz?

*İnançlarımız "şuurlu" mu yoksa "dogmatik" mi? Aklımızı kullanarak ve gönül/vicdan süzgecinden geçirerek mi inanıyoruz, yoksa hâlâ korkuların esiri miyiz?

*Gerçek bilgi, sanrı bilgi ve çalma bilgi farkının farkında mıyız?

Kısacası aldıklarımızı sindiriyor, içselleştiriyor, özümlüyor muyuz; yoksa?...

10 Şubat 2009


ANA SAYFA

ruzad@ruzad.org